Cennet Hanımlarının Efendisi Fatımatü’z-Zehra (R.Anha) 4.Bölüm

Yüce Allah ( cc)’u biz kullarını daima uyarmak için uyarıcılar gönderir. Gönderilen bu peygamberler, hakkın hakikatin yüreklere, ruhlara nakşedilmesi için Allah’ın kurtarıcı buyruklarını insanlara, toplumlara anlatırlar. Gaye Allah’ın rızasıdır, İlahi kelimetullahtır, dünya ve ahiret saadetinin elde edilmesi davasıdır. İslam Âlimlerinin genel fikri bu istikamettedir. Şöyle ki;
“Her peygamber kendi ümmeti içinde en çok kendi nübüvvetine vâris olanları sever. Bu umumî bir kaidedir ve Allah Resûlü de bundan müstesna değildir. Çünkü bütün peygamberlerin dünyaya geliş̧ gayesi nübüvvete ait manaları tebliğden ibarettir. Onlar, miras olarak geride kalanlara ne mal ne de makam bırakırlar. Bıraktıkları tek miras, tebliğ̆ ettikleri dindir ve o dinin esaslarıdır. O dine sahip çıkanlar öncelik sırasına göre elbette peygamberlerin de en çok sevdikleri kimseler olacaktır.
Kâinatın Efendisi bir hadislerinde mealen şöyle buyurdular: “Size iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı Kur’ân ve Ehl-i Beytim.”
Ehl-i Beyt’e bu teveccüh, sadece sıhrî karabetten değildir. Bunda ince bir sır vardır ve Allah Resûlü bu sırra binaen Ehl-i Beytini nazara vermektedir. Zira, Ehl-i Beyt-i Nebevî, cibillî olarak Kitabullah’a ve Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun getirdiklerine sahip çıkmaktadırlar. Onun içindir ki, daha sonraki devirlerde onlara sahip çıkmak aynen dine sahip çıkmak gibi olmuştur. İste bu hikmete mebni O, daha çok Ehl-i Beytini nazara vermektedir.
Diğer taraftan Allah Resul’ünün davasını temsilde ve nübüvvet mânâsına sahip çıkmada vârisleri Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallâhu anhüm ecmain) gibi zatlardır. Bunlar Efendimiz’in gerçek vârisleridir.”
Bizlere örnek nesil olan asr-ı saâdet insanı; düşüncenin merkezine tevhidi yerleştirmişti. Dünyevî menfaat düşünceleri onlarda gücünü kaybetmişti. Onlar, son nefeslerine kadar kendilerine en çok şunu sordular; “Acaba Allah benden râzı mı?..”
Rabbin rızasını her şeyden en ön planda tuttular. Öyle ki, onların bu hali yaşantılarının her alanında gözüktü. Ticarette, evlilikte, yöneticilikte vs. alanlarda bizlere doğruluk ve dürüstlük adına çok değerler emanet edip dünya hayatından göçtüler. Bu örneklerden biri de Allah Rasulü’nün biricik kızı Fatıma anamızın hayatında görüyoruz.
Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir gün kızı Hz. Fatıma'nın evine geldi. Hz. Ali'yi evde bulamayınca, "Amcamın oğlu nerededir?" diye sordu. Hz. Fatıma, "Benimle onun arasında küçük bir şey olmuştu da, bana öfkelenerek evden çıktı gitti ve öğle uykusunu benim yanımda geçirmedi!" cevabını verdi. Resul-i Ekrem, o civarda bulunan Hz. Sehl'e: .
 
- Ali nerededir? dedi. Sehl (r.a.) bakıp geldi ve:
Mescidde yatmaktadır, dedi. Resulüllah onun yanına geldi. Hz. Ali; toprağın üzerine yan gelip yatmış, ridası omuzundan düşmüş, vücuduna tozlar bulaşmıştı. Resul-i Ekrem (s.a.v.) bir taraftan toprakları silkiyor, bir taraftan da, "kum, ebe't türab, kum ebe’t-türab!" diyordu. Damadını alıp kızının yanına götürüyor. Sadece kızının yanına götürmekle yetinmiyor onların arasında olan problemi çözmekte yardımcı oluyor. Dinin yaşanabilirlik deneyimi; işte buradan: Peygamber ’in (s.a.v) ev’inden tecrübe ediliyordu. Çünkü Allah Rasulü onları yetiştirirken Allah’ın gönderdiği emir ve yasaklar çerçevesinde yetiştiriyordu. Hz. Ali ile Fâtıma arasında küçük çapta bazı anlaşmazlıklar olmuştu (Buhârî, “Edeb”, 113, “İstihzan”, 40), ancak Resûl-i Ekrem’in aralarını bulması ve Hz. Fâtıma’ya kocasına itaati tavsiye etmesi üzerine kırgınlıklar son bulmuştu, Hz. Ali de artık eşini hiçbir şekilde üzmeyeceğini söylemişti (İbn Hacer, el-İśâbe, VIII, 59). Çıkan problemleri de bu çerçeve dâhilinde çözüyorlardı. Kızımdır deyip asla torpil geçmiyordu. Damadımdır deyip asla hakkından fazlasını vermiyordu. Tam olması gereken bir adalet hayatta idi. Adalet kavramını sadece dilde anlatarak değil yaşayarak öğretiyordu. Kendi kızının yuvasında oluşan sıkıntını asırlar sonrasına ümmetine ders verir gibi hallediyordu. Onları aile içi istişareye teşvik etmiş, eşlerin problemlerinin çözüm noktasının karşılıklı konuşarak sakince halledeceklerini öğretmişti. Fatıma anamız peygamber kızı olarak o kadar hassas ve narin ruhi yapıya sahip idi ki, eşinin incinmesine kalbi dayanamıyordu. Ne kadar eşini çok sevse bile yaşanan problemleri akıl, mantık çerçevesinde hallediyordu. Dürüstü, sadakatliydi. Eşine karşı itaatkârdı, Velilerin piri olan Hz. Ali, hanımı Hz. Fatıma’nın bu güzel hasletlerini kendi menfaati için kullanmamış, onun itaatine karşılık şefkat ve merhametini her zaman ona göstermişti.  Hz. Fatıma’ nın evlilik hayatında bizim için örnek alınacak çok şeyler var. O, annesi Hatice tül Kübra gibi ölünceye dek kocasına bağlı, kocasına aşık, kocasına dava arkadaşı, samimi bir dost, çocukları için bilge ve sabırlı bir anne olmayı başardı. Hz.Ali(r.a), eşi Fatıma’nın vefatında şunları söyledi: ‘’Fatıma benim için öyle bir dosttur ki, ona başka bir denk ve kalbime de ondan başkası için zevk ve nasip yoktur. Gerçi kendisi şu anda şahsımdan ve gözümden kayıptır ama içimden ve gönlümden asla ayrılmamıştır.”
Günümüzde ağırbaşlı ve ciddi olmak, bazı anlam kayıplarına uğramış̧, can sıkıcı ve despotik insanlar için kullanılır hale gelmiştir ne yazık ki... Oysa burada, bambaşka bir dönüşümdür sözü edilen... Cahiliye dönemlerinde adeta bir zevk objesi olarak geçerliliği olan kadın, Islaman hayata hayat olmasıyla, tebliği ile, insanî hasletleri olan, ruhî derinliği ve aklî kabiliyetleri ile değer bulan bir anlam kazanmıştır. Kadın, erkeklerin eğlence malzemesi, ticaret metaı olmamalıdır. O; içi kan ağlarken bile gülüp, kırıtıp, eğlendirmekle görevli bir soytarı da değildir... Ruhsal ve zihinsel güzellikleri hep göz ardı edilmiş̧ kadınlar, sadece arkaik dönemlerde değil, günümüzün tüm yozlaşmış̧ sistemlerinde de ruh ve akıl güçlerinden soyutlanarak, sadece bedenlerinin dar alanlarına hapsedildiler maalesef... Kadının, kendisi ve genel olarak hayat hakkında fikir sahibi olmasını engelleyen politikalar, onu ya zevk nesnesi ya da adeta bir kuluçka makinesi seklinde telakki ederler... Oysa İslam’ın kadına bakışı, her şeyden evvel, onun akıl sahibi bir kul olduğuyla ilgilidir, iyiyi kötüden ayırt edecek, temyiz gücüne sahip, saygıya değer bir emanetler yüklenicisidir o...http://hzfatimaplatformu.com/kitap.pdf
Günümüz kadınlarının modern yaşamı, batılılaşma olarak algılamaya başladığı toplumuzda Hz. Fatıma’nın ahlak anlayışının bir kez daha incelenmesi ve hatırlanılması gerekmektedir. Peygamber Efendimizin Hz. Fatıma’ya söylediği şu söz onun hayatının temel prensiplerinden biri olmuştur. “Ey Fatıma! Ebedi nimetlere kavuşabilmen için dünya hayatının acılarına karşı sabret.”
Hz. Fatıma’nın (s.a) yasadığı acılar sıradan insanların yasadığı acıların çok daha ötesindeydi. Hz. Fatıma (s.a) o ağır ve tahammül edilmez sınavlardan da başarıyla geçmiştir.
Günümüz ailelerinin en temel direkleri olan karı ve kocaları arasında narsist ruhlu eşler vardır. Bu karakterde olan eşler ancak kendi fikir ve düşüncelerinin doğru olduğunu iddia ederler, karşısındakinin duygu ve düşüncelerini hiç önemsemezler. Onların bu bencil ruh halleri evin neşesini oluşturan yavrucaklarının küçük kalplerini hasara uğratıyor. Narsist erkek karşısında direnmeye çalışan kadın zamanla hem maddi hem de manevi hasarlara maruz kalıyor. Bir eş olarak, anne olarak yıpranmışlığın verdiği acılarla çırpınıp duruyorlar. Bu direnişi genelde evlatları için oluyor. Onlar için dayanır onlar için yıpranır . Toplumun bazı kısımları Hz. Fatıma anamızın eşine karşı olan itaatli oluşunu bir bayrak gibi dalgalandırarak kadın haklarını çiğniyorlar. Oysaki itaat kavramı sevginin semeresidir. Bu semereyi elde etmek için fedakârlık, sabır, sevgi, saygı, şefkat, adalet tohumlarını ekelim. Kabalık, ilgisizlik, sevgisizlik tohumlarını ekersek cehennemleri semere olarak görme durumunda kalabiliriz. Anlayış mı? Hangi anlayış? Hz. Ali ruhlu beyler karşılarında Fatımalar göreceklerdir. Hz. Fatıma ruhlu kadınlar  Ali ruhlu beyler göreceklerdi. Eğer göremiyorlarsa da sabredip yaşayacaklardır. Bu sabrı tercih eden yapar. Fatıma ruhlu kadınlar her zaman kazanacaklardır. Âlim olan Allah ( cc)’u hiç kimse görmese, bilmese bile her şeyi bilir ve görür.
Kadın erkeğe; erkek de kadına ulvi bir emanettir. Emanetlere sahip çıkalım, çıkalım ki Hz. Fatıma ve Hz. Ali efendilerimizin ruhları her yerde dolaşsın adeta…
Yorum ekle

Yorum ekle