Cennet Hanımlarının Efendisi Fatımatü’z-Zehra (R.Anha) 3.Bölüm

İman ve takvada ön saflarda olan Rasûlullah’ın ailesi, nazar gâhi ilahi olan kalbin taşıdığı imanı, dışlarına öyle bir yansıtıyorlardı ki, onların  bu hali topluma örneklik teşkil ediyordu.
İmanın ilk meyvesi merhameti, derin bir şuurla yaşıyorlardı. Merhametin en belirgin alâmeti ve en olgun tezahürü de “infak ”tır. İnfak, malın ve canın Allah’a adanmasıdır. Beşeriyetin fazilet zirveleri olan peygamberler ve onların vârisleri olan âlimler, arifler ve velilerin hayatları, sayısız merhamet ve infak davranışlarıyla doludur…
Hz. Fatıma anamız ve o’nun eşi velilerin piri Hz. Ali (ra) cömertlikleri   bakımından tam da babalarının  yolundan gidiyorlardı. Kuşkusuz onlar Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle dediğini duymuşlardı: "Cömert insan Allah'a yakındır, insanlara yakındır, yurdu cennettir. Buna karşılık cehennemden uzaktır. Allah cömerttir, cömertleri sever." Başkalarını kendine tercih etmek, Rasûlullah’ın (s.a.v) bir şiarıydı. Hatta eşlerinden biri şöyle demiştir :  "Resulullah (s.a.v) dünyadan ayrılıncaya kadar, hiçbir zaman üç gün üst üste doymadı." Hz. Resul (s.a.v) şöyle derdi: "Eğer istesek doyarız, fakat başkasını kendimize tercih ediyoruz." Hz. Fatıma anamız, başkasını kendisine tercih edenlerin en hayırlısıydı, bu konuda hiç kimse onun düzeyine erişemezdi. Babasının kusursuz bir izleyicisiydi. Yüce Kur’an-ı Kerim onların bu güzel hasletlerini bizlere şu şekilde aktarıyor;
“Şüphesiz ki iyiler, karışımı kâfur olan bir kadehten içerler. Bir kaynak ki, Allah’ın kulları ondan içerler ve onu fışkırtarak akıtırlar. Onlar, adaklarını yerine getirirler ve şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar. Kendi canları çektiği halde, yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size, ancak Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne de bir teşekkür. Biz, asık suratlı, sert bir günden dolayı Rabbimizden korkuyoruz.’ Böylece Allah, onları o günün şerrinden korumuş̧ ve onları bir parlaklığa ve bir sevince kavuşturmuştur. Sabretmelerine karşılık da, onları cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir. Orada tahtlar üzerine yaslanmış̧ olarak bulunurlar. Ne yakıcı bir sıcak görürler orada, ne de dondurucu bir soğuk. (Cennet ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış̧ ve (meyvelerinin) devşirilmesi kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış̧. Çevrelerinde gümüşten kaplar ve billûr kupalar dolaştırılır. Gümüşten billûrlar ki, belli bir ölçüde belirlemişlerdir onları. Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karışımı zencefildir. Oradaki bir pınardan ki, ‘sel sebil’ olarak adlandırılır. Çevrelerinde ölümsüz gençler dolaşır durur. Onları gördüğünde, saçılmış̧ inciler sanırsın. Nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün. Üzerlerinde ipekten ince ve kalın yeşil elbiseler vardır; gümüşten bileziklerle de bezenmişlerdir. Bu, sizin için bir mükâfattır ve gayretiniz karşılığını bulmuştur.”(İnsan Sûresi: 5-22)
Zemahşerî, bu ayetlerin tefsirinde şöyle der:
“İbn Abbâs (r.a) nakletmiştir: ‘Bir gün Hasan ve Hüseyin hasta olmuşlardı. Hz. Peygamber (s.a.v) ashaptan bir grup ile birlikte onları görmeye gittiler. Bu ziyaret esnasında, ‘Ey Ebe’l- Hasan, çocuklarının şifası için bir adak ada.’ buyurdular. Ali (a.s), Fâtıma (a.s.) ve hizmetçileri Fizze, her üçü, ‘Hasan ve Hüseyin (a.s.) şifa bulurlarsa, üç gün oruç tutacağız.’ diye nezrettiler. Hasan ve Hüseyin (a.s.) şifa buldular. Fakat o günlerde evlerinde yiyecek herhangi bir şey yoktu. Ali (r.a.), Şem’un isimli bir Yahudi’den üç sa’ miktarında arpa borç aldı. Hz. Fâtıma (a.s.), onun bir sa’ını öğütüp kendi sayılarınca beş̧ adet ekmek pişirdi. Onları iftar vakti yemek için önlerine koydukları sırada, bir dilenci kapının önünde durup şöyle seslendi: ‘Selam olsun size ey Muhammed’in Ehli Beyti! Ben bir fakirim, bana yiyecek verin; Allah size cennet sofralarından yedirsin.’ Bunun üzerine, hepsi fedakârlık edip ekmeklerini dilenciye verdiler ve kendileri suyla iftar edip o gece öylece sabahladılar. Ertesi gün yine oruç tuttular. Akşam vakti sofra başına oturup iftar edecekleri sırada, bu sefer bir yetim kapıya gelip yiyecek istedi. Onlar da ekmeklerini ona verdiler ve o gün de aç kaldılar. Üçüncü gün iftar vakti bir esir gelip yiyecek istedi. Onlar da iftarlıklarını ona verdiler. Ertesi gün Hz. Ali (a.s.), Hasan (a.s.), Hüseyin’in (a.s.) ellerine den tutup Hz. Peygamber’in (s.a.v) huzuruna geldiler. Hz. Peygamber (s.a.v), onları açlıktan titrer halde görünce şöyle buyurdu: ‘Sizi bu halde görmek bana çok ağır geliyor.’ Daha sonra onlarla beraber Hz. Fâtıma’nın (a.s.) evine geldiler. Hz. Peygamber, kızı Fâtıma’yı (a.s.) mihrabında açlıktan karnı vücuduna yapışmış̧ ve gözleri çukurlaşmış̧ bir hâlde gördü. Bu manzara, Peygamber’i (s.a.v) çok üzdü. Bu sırada Cebrâil (a.s.) nâzil oldu ve ‘Ey Muhammed! Allah böyle Ehl-i Beyt’ten dolayı seni müjdeliyor’ dedi ve İnsan Suresi’ni Peygamber’e (s.a.v) okudu.”
“…Onlar hayırda birbirleriyle yarışırlar…” (Âl-i İmrân, 114) buyurmaktadır. İşte bu hayır yarışının MÜ’m inlerde tabiat-ı asliye hâline gelmesi şarttır. Mü’min, esen meltemler gibi müşfik, yağan yağmurlar gibi cömert olmalı, her an etrafına huzur bahşederek Hakk’ın rızasını aramalıdır…  
Hayır, iyilik, iman, adalet yörüngeli olan, yüreklerin manevi sultanlarının tam tersine bir hayat çizgisinde yürümüyoruz adeta koşuyoruz. Şerde, kinde, inkârda, menfaatte, düşmanlıkta yüzüyoruz bihaber olarak kendimizden… Kıbleye dönüyor gibi yeniden bizi insanlık için model kılacak, cennete ehil kılacak cevherler üstü değerlerimize dönelim. Onları kana kana içelim ki yürekler yeşersin, uzun süren kuraklık ve sert kışlar yerini ebedi baharlara terk etsin… Tüm âlemlere ışık, rahmet olan efendimize 100 kez salavat getirelim, getirelim ki ehli beytinin ruhları şad olsun… 
Yorum ekle

Yorum ekle