Cennet Hanımlarının Efendisi Fatımatü’z-Zehra (R.Anha) 2.Bölüm

Efendimiz (sav)’ın nazenin gülü de hicretle tanışmıştı. Hicretin manevi hazzını tadacak ve bu uğurda fani şeylerden vazgeçecek, manevi, baki güzelliklere doğru yol alacaktı. Neydi o kutsi yolculuk, neler kazandırıyordu inanan ruhlara? …Aslında her mümin “ Emri Bil Maruf Nehyi Anil Münker “  ile mükelleftir, ruhunu, kalbini bununla kıvama ulaştırması, dengesini, misyonunu koruması gereği…
“ Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Allah rahmetiyle yarlıgayacaktır. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir. ( Tevbe:71)
Dünyaya adeta dalarak cihat, hicret, tefekkür kavramlarını biraz unuttuk. “Kur’an bize ne buyuruyor?” u unuttuk. İnsanlığın ve coğrafyasının yeniden bir “ Bâ’su ba’del mevt” e ihtiyacı vardır. Bunu da Kur’an ve sünnete ittiba ile sağlayabiliriz. Kur’an ve sünnetle inşa olunmayan ruhlar, kalpler, dimağlar zamanla yalpa yapar ve başka mecralarda kendini bulur.Bu dünyanın sıratını geçemeyen diğer dünyanın sıratını geçmesi zor olabilir…
Yerkürenin imana, hicrete, fedakârlığa, aziz dava erlerine ihtiyacı var tıpkı Hz. İsmail’in Mekke Vadisindeyken suya ihtiyacı olduğu gibi… Susamış yüreklere su götüren Hz. Fatıma, tüm insanlık için bir örnek modeldir. Kurumuş yüreklere ab ı hayat götürmeye vazifeli olanlar hiçbir menfaat,  ikbal,  vb. onların hayaline dahi gelmemeli, uyanık olmaları şarttır, yoksa hicret kavramı ve hedefi değişir…
Hicret yolculuğu Hz. Adem ile başlamış ve kıyamete kadar da sürecek kutsal bir olgudur, kavramdır…
Hicreti, kametine uygun bir şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekleştirmiştir.
Mekke devrinin 13. yılında Medine’ye muhaceret başlamıştır. Mekke müşrikleri, Medinelilerin bir kısmının Müslüman olduklarını biliyorlardı. Hz. Peygamber’in oraya gidip, Medine’yi İslam’ın kalesi yapmasından korktular. Buna mani olmak için teşebbüse geçtiler. Allah Resûlü (s.a.s.), bütün bu manzaralar karşısında çok üzüntü duyuyor, gözyaşları döküyordu, ama henüz karşı koyacak durumda değildi, karşı koyma izni yoktu; bu sebeple sabrediyordu, aktif sabır içinde bekliyordu.
Hz. Peygamber hicret ettiği zaman aile efradını Mekke’de bırakmıştı. Bu kutsi yolculuk genç anamıza çok şeyler öğretmişti. Yaşadığı bu sıkıntılar karşısında nasıl hareket edeceğini nasıl güçlü duracağını yaşayarak diğer Mü’min kadınlara da örnek oluyordu. Peygamber kızı da olsa hesap gününden muaf değildi. Akıbeti için endişe duyuyordu. Her daim iç dünyasını kontrol ediyordu. Gençliğin verdiği nefsani hevaya aldanmayıp bol bol tövbe ediyordu. Hayatının baharında babasının yanına birkaç sahabe gelerek onu babasından istediler. Adeta herkes birbiriyle yarışıyormuş gibi peygamber kızına sahip olmak istiyorlardı. Fakat Yüce Yaradan ezelden anamızın can yoldaşını seçmişti. Efendimiz ( sav)’ın Küçük yaştan itibaren terbiyesinde yetişmiş Hz. Ali( ra) idi. O, seyyid ve seyyidelerin babasıydı. O ilmin kapısıydı. O velilerin piriydi. O şehitlerin babası, peygamber damadıydı. O, Allah Resulü ‘nün sağ koluydu. O savaşlarda cesur bir kahramandı. O peygamber kızının eşi olacaktı.  Hayatının baharında olan Hz. Fatıma anamız evlendiği zaman on beş, eşi Hz. Ali yirmi beş yaşında idi. Bu iki genç, babaları olan Hz. Muhammed ( sav)’ın davasına sahip çıkmış ve kendilerine Rableri tarafından lütfedilen evlatlarını O( cc)’nun yolunda yetiştirmişlerdi. Resûlullah’ın ( s.a.v ), soyu yalnız Hazreti Fâtıma’dan olan Hazreti Hasan ve Hüseyin’le devam etti. Hazreti Fâtıma’nın Hasan, Hüseyin, Muhsin isminde üç oğlu ile iki kızı oldu. Muhsin küçük yaşta vefât etti.
Allah Rasulü, sevgi dolu yuvasını sık sık ziyaret eder muhabbeti kuvvetlendirmek için kızına: “Vallahi Ey Fâtıma! Ben seni, ailemin en hayırlısına nikâhladım! Allah hakkı için erin iyi erdir, sahabenin evvelidir, İslâm’ın büyüğüdür, ilimde en derinidir, İmamların kadısı, İslâm’ın kahramanıdır, zinhar ona isyan eyleme ve emrine muhalefet etme!” diye nasihatte bulundu. Damadına da: “Ey Ali, Fâtıma’nın hakkına riayet eyle! Onu hoş tut. O benden bir parçadır. Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun.” buyurdu. Her ikisini de Allah’a emanet ederek oradan ayrılıyordu…
Fatıma anamız babasının ona olan nasihatlerini hayata geçirir ve eşine karşı olan saygı ve sevgisini eksik etmezdi.   
Fatıma validemiz "Ben bir peygamber kızıyım. Ahiretim garantidedir" anlayışına hiçbir zaman düşmemiş̧, hatta böyle anlaşılabilecek en ufak bir olayda bile muhterem Babasının (a.s.v.) şiddetli ikazıyla karşılaşmıştır. İşte bunu anlatan bir örnek: Henüz süt emmekte olan Hazret-i Hüseyin hastalandığı için Fatıma validemiz, sabaha kadar uyuyamamıştı. Hz. Hüseyin sabaha doğru bir ara uyur gibi olduğunda Hz. Fatıma bulduğu ilk fırsatta Kâinatın Sahibine yönelerek sabah namazlarını eda etmişlerdi. Kendisini çaresiz bırakan uykuya ancak bundan sonra vakit ayırabilmişti.
Babası: − Ey kızım Fâtıma, Peygamber kızıyım diye sakın namazı terk etme! Beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, namazını vaktinde kılmadıkça cennete gireceğini zannetme." diyerek, namazın hiçbir şekilde ihmal edilemeyeceğini belirtmişlerdi…
Hz. Fatıma: − Canım babacığım, sabaha kadar uyumadım. Sabah namazını kılıp yattım, diyen Hazret-i Fatıma'ya, efendimizin verdiği unutulmaz mesaja dikkat edelim:
Babası: − müjdeler olsun sana kızım Fâtıma! Ahirette böyle sıkıntılar görmeyeceksin…
Yorum ekle

Yorum ekle