Miraç (Namazın ve kulluğun manası ) 1.Bölüm

Miraç Efendimiz (SAV)’in mübarek cismaniyeti ile yaptığı ve netice itibariyle mucize olan kutlu bir seyahattir. Bu seyahat Allah (CC) özel daveti ile , Efendimizin gerçekleştirdiği “ la mekani” yani, mekansız bir yolculuktur. Efendimiz (SAV)’ın ubudiyetinin yani kulluğunun  semeresi olan bu yolculuk, Allah’ın emriyle Peygamber Efendimiz (sas)’in rûhen ve bedenen, Burak  isimli semavî bir bineğe binerek Cebrail ile birlikte Mekke’deki Mescid–i Haram’ dan Kudüs’teki Mescid–i Aksa’ya (Beytü’l–Makdis) kadar yapmış olduğu gece yolculuğuna –ki buna İsra denilir–, oradan da bir mi’râcla (manevî asansör) yedi kat göklere yükselip tâ Sidretü’l–Müntehâ’ya ulaşmasıdır. Burada Cebrail’i arkada bırakıp Refref denilen ledünnî binitle Allah’ın huzuruna varıp O’nun Zât–ı Akdes’ini yakînen müşahede etmesi ve zaman–mekân üstü konuşması hadisesi Mi’râç yolculuğudur. Bu yolculuk İsra suresinde şu şekilde ifade edilir;” Kulu (Muhammed’i Ulûhiyet ve Rubûbiyetimizle ilgili) bazı büyük işaret ve delilleri kendisine göstermek için bir gece Mescidi Haram’ dan etrafını bereketlerle donattığımız ve katımızda mübarekliği bulunan Mescidi Aksâ’ ya götüren O şanı yüce Zât, her türlü noksanlıktan, âcizlikten ve ihtiyaçtan uzaktır. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”( İsra,1. ayet)Bu yolculuk peygamberliğin 12. yılında, hicretten on sekiz ay önce, mübarek üç ayların ilki olan Recep ayının 27. gecesinde (Regâib gecesinden yirmi küsur gün sonra) gerçekleşmiştir. İsra; gece yolculuğu demektir. Efendimiz ( SAV) miraç’a çıktığında Ulul Azim Peygamberleri dahil olmak üzere bütün peygamberlere namaz kıldırmış,bundan dolayı Ona“ İmamul Enbiya “ denmiştir.  Bütün peygamberlere namaz kıldırdıktan sonra Mescidi- Aksada sema tabakalarından, daha önce hiç kimseye açılmamış olan kapılardan geçerek “ la mekani” mekansız bir noktada Cemaullahla muhatap olmuştur. Efendimiz bu kutlu yolculuğa Ubudiyetinin mükafatı olarak gitmişti...Müteaddid beyanlardan anlıyoruz ki, insaniyetin hakikati, kulluk için yaratılmış. Bu kulluk boyutlarını ehli Tasavvuf bir kaç mertebede tanımlar:1- İbadet; Allah’ın emirlerine riayet etmek, tabi olmak . Kul, Allah ‘ın emirlerine riayet ede ede bu hakikati fıtratına yerleştirir. İşte bu 2. Hakikat Ubudiyet hakikatidir ki, ibadet kulun fıtratında yerleşmiş ve haslar kıvamına gelmiştir. Ubudiyet bir seyri sülük halidir ki, bunu en azami şekilde yaşayan tek insan Hz. Muhammed Mustafa ( SAV) olmuştur. İşte bu yolculuk Onun velayet mertebesindeki bir yolculuğudur. Velayeti büyük bu yolculuğu üstat Said Nursi şöyle tanımlar ; “Allaha yakınlık mertebelerindeki yükseliştir.”Allah ( CC) ‘u bize şah damarımızdan yakın, fakat bizim O’na uzaklığımız var. Tıpkı Güneş şualarının bize yakın olması ile beraber bizim mekansal olarak Güneşten uzaklığımız gibi. Biz aciz kulların taşımış olduğu bazı sıfatlar sebebiyle Allah ( CC)’a uzaklığı var. Bu uzaklığı günahlardan uzak durarak, Rabbimiz ‘e itaat ederek, ibadetleri ubudiyete dönüştürerek ve fıtratımıza yerleştirerek , Allah ‘a yakınlık mertebesinde seyri süluk yaparak yok edebiliriz.Mi’raç, Efendimiz ( SAV)’e bir ikramdır. Bu ikram O’na kulluğunun derinliğinden dolayı verilmiştir. O’nun Alemlerin Rabbi olan Allah ‘a yakınlığı, her şeye, her şeyden daha yakın olan Zat’a karşı bizimle alakalı bir yakınlıktır…Bu muhteşem kulluk Efendimiz ( SAV)’ın temsil ettiği şekliyle hiç kimseye nasip olmamıştır. Efendimiz (s.a.s) mi’raç yolculuğu içerisinde bütün zamanlardan ve mekanlardan ayrı bir uruc ve yükseliş yaşamıştır. Bu yükselişin Tasavvufda kademeleri vardır. İlki, Allah ‘a doğru yolculuk, ikincisi, Allahla yaşanan murakabe sonrasında geriye dönüş yolculuğudur. Mi’raç, ulaşılabilecek en yüksek noktadır. İnsanoğlu yaratılırken kendisinden istenilen hedef kulluk hedefidir. Miraç da bu semerenin verilebileceği en yüksek noktadır. Mesela, elma çekirdeğinin ulaşılabileceği kemal noktası ağaç olup çiçeklendiği, meyve  verdiği zaman değil, o meyveyi olgunlaştırdığı zamandır. Yani kendi hakikat gayesini gerçekleştirmiş olduğu zamandır. Allah ( CC) ‘nun biz kullardan almak istediği meyve bize verdiği istidatların, kabiliyetlerin kuvveden fiile çıkmış haliyle tezahür etmiş olmasıdır. M.İbni Arabi Şamda darağacında bir şaki görür. Rivayete göre İbni Arabi, şakinin ayaklarına sarılmış bir haldeyken, etrafındakiler O’na “ Ne yapıyorsun? Bu adam şaki. Hayatı boyunca yapmadığı eşkiyalık kalmadı. Hırsızlık yaptı, cinayet işledi, hakka tecavüz etti" dediler. İbni Arabi "Bunu biliyorum. Bir şakinin ulaşabileceği en yüksek nokta darağacıdır. Çünkü darağacı şakilik yolunda yolculuk yapanın artık atacağı adımın kalmadığı yerdir. Oda  kendi şakiliğinde kemale ermişti.” Dedi. Bu kıssa hangi derecede olunursa olunsun kemale erildiği zamanın bir son yükseliş olduğunu anlatmaktadır. Miraç, atacak adımın kalmadığı yerdir. Efendimiz ( SAV)’ın miracı sadece ferdi miraç değildi, bütün varlığın miracıydı. Adem ( AS) yaratılırken meleklerin sorduğu; ”Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamd ile tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu. Bakara,30. Ayetteki sorunun cevabının tahakkuk ettiği yerdi miraç. Mi’racı O’nun kulluğunun kemal noktası ve faniliğinin bittiği yerdir. Mi’raca çıkışı tümüyle kendi kulluğu ile cereyan etmiştir. Miraca çıkış, O’nun velayetine bakan yönüdür. Miraçta yaşadığı manevi doygunluğa rağmen geri dönmüştür. Geri dönüşüne nüzul denir. Peki, O Şefkat Peygamberi neden geri döndü ve niçin orada kalmayı tercih etmedi? Çünkü, O geriye dönüşünde açtığı kapılardan biz ümmetinin de kendi miraçlarımıza yükselebilmemiz için yol göstermek istemişti. Aynel yakın, Hakkal yakın makamlarında temaşa ettiği hakikatleri bizlere bildirmek ve kendi risaletini tamamlamak istemişti.Efendimiz (SAV) miraçta Allah (CC) ile beraber karşılıklı selamlaşmıştı. Her beş vakit namazın tahiyyat kısmında , Efendimiz(SAV) ile Allah (CC) arasında cereyan eden bu konuşma asırlarca zikredilmiştir ve kıyamete kadar da zikredilecektir. Efendimiz ( SAV) Allah (CC)’a bütün mevcudatın tahiyyelerini, tayyibatlarını, tesbihlerini ve hamdlerini hediye takdim eder gibi sunmuş, Allah ( CC) ise kendisine takdim edilen bu hediyeler karşısında Efendimiz ( SAV) e selam vermiştir ; “ Benim selamım senin üzerine olsun Ey benim Nebim!” Efendimiz (SAV)’de selamı sadece kendi üzerine almıyor ve mübarek leblerinden dökülen bu kutlu selam;” Ya Rabb, senin selamın benim üzerime ve ümmetimden salih amel işleyen kullarının üzerine olsun.”der. İşte mi’raçta dahi ümmetini düşünen O Şefkat Peygamberinin bu kutlu yolculuğu  O'nun ümmeti olarak bizim için de her zaman bir iftihar vesilesidir. O Rahmet Peygamberi kendisine sunulan semavi sofralara buyur edilirken ümmetini unutmamış  mihnet yurdu olan Dünyaya geri dönmüştü. Şefkat  Peygamber 'i miraçtan dönerken bütün ümmeti için geçtiği kapıları aralık bırakmıştır. Hüzün yılı olarak bilenen zor zamanları  yaşamış olmasına rağmen dönmeyi tercih etmiştir. Hüzün yılı içinde çok sevdiği ,O’nu himaye eden , yetimliğini az da olsa unutturmaya çalışan amcası Ebu Talibi , çok sevdiği ,çocuklarının annesi, ümmetininde manevi annesi olan  ve bütün malvarlığını çok sevdiği Eşi uğrunda feda eden Hatice validemizi kaybetmişti. Yaşanan bu acı olaylara Taif yolculuğunu da eklersek yaşanan acıların son noktaya gelmişti. Bu yaşanan çileli, zahmetli, acılı günlerden sonra Allah ( CC)’u Habibini teselli etmek için O’ nu huzuruna davet etmiştir. Tıpkı Efendimiz (SAV) ‘in Hz. Ebu Bekir’i Sevr mağarasında “ la tahzen” yani “üzülme , Allah ( CC) bizimle beraberdir “ demesi gibi; Allah ( CC)’da O’na “hüzünlenme ben seninle  beraberim.” der. Allah'ın Efendimize ( SAV) yakınlığı, imtihanlardan geçtiği noktalarda O'na teselli olmuştur. Kulun yaşadığı zahmetler, sıkıntılar ve üzüntüler onun sevilmediğinden değil, bu seyri sülukun içinde Hz. Mevlana deyimi ile; Hamdım, Piştim, Yandım” hamlıktan,pişme ve sonra yanma noktasına varmasından dolayıdır. Hayata bu noktadan bakabilirsek eğer, sıkıntı safhalarının gelip geçici olduğunu, zorlukların vazifesini görüp sonrada çıkıp gideceğini anlamış oluruz. Yaşanan sıkıntılar birer aşı gibidir. Nasıl ki aşı, vücuda verildiği zaman vücut kendisini, gelen her türlü tehlikeye karşı koruyorsa, kul da sıkıntı anında sabrederse eğer bu koruma hem  bedenini hem de ruhunu muhafaza eder. Seyyidina Abdulkuddüs ( KS) der ki;” Ben Rasulullah ‘ın yerinde olsaydım Billahi geri dönmezdim.” Bu cümle Risaletle Vilayetin arasındaki farkı ortaya koyan bir cümledir. Velilerin seyri sülukları sürekli devam eder, oysaki Efendimiz ( SAV) o yolculuğu tamamlayıp seyri nüzule geçmiştir. Risalet hakikati Efendimiz ‘in miracında yani kulluğunun neticesinde aranması gereken bir hakikattir. Öyle bir hakikat ki, kelime-i şehadetin içinde onun kul olduğunu zikrederiz. İmam- ı Şafi ve İmam- ı Eş’ari Hazretleri kelime - i şehadetin ikinci kısmında “ Eşhedu enne Muhammeden Rasulullah “ vurgulanmasını kifayet görürken,  Ebu Hanife ve İmam- ı Maturidi Hazretlerinin israrla “ abduhu” hakikatini, Efendimiz ‘in kulluğunu oraya koymuşlardır. Bundan dolayı Efendimiz ‘e “ Zülcenaheyn” denilmiş. O'nun (SAS)'in kulluğu risaleti ile beraber bir kanat teşkil etmiştir.  Efendimiz ‘in kulluğu risaletine mebde’i oluşuyla alakadardır. Nasıl ki, Efendimiz (SAV) kulluğundaki derinliği ile miraca yükseldi ve bize verdiği mesaj içinde ümmetine tebliğ ettiği şeyleri hakkal - yakın müşahede etti ise, o halde bizlerde kulluğumuz da derinleşerek kendi Miracımızı yakalamış oluruz. Derinleşebildiğimiz nispette kendi kulluğumuzu acizane olarak ölçebiliriz. Kulluğun ölçü birimi “ namaz” dır.   Namaza müminin miracı denmesi bundandır. Miraç; kul olmanın remzidir. Miraç, adeta neredesin ey kimsesizlerin kimsesi dendiğinde gelen cevaptır. Miraç hakikatinde  Hz.Ebu Bekir’in dimdik duruşuyla “ teslimiyet “ kavramını da öğrenmiş oluruz. Varlık Nûru, Kâinâtın Sürûru Efendimiz, İsrâ ve Mîrâc hâdisesini Kureyş müşriklerine haber vereceği zaman: “–Ey Cebrâîl, kavmim beni tasdîk etmez!” dedi. Cebrâîl -aleyhisselâm-:“–Ebû Bekir seni tasdik eder. O sıddıktır.” dedi. (İbn-i Sa’d, I, 215)
Miraç’ ı haber alan yeni İslamiyet’e girmiş bazı insanlar İslam’dan döndüler. Bu sözü tasdik etmeyi akıllarına sığdıramıyorlardı. Ebu Cehil bir takım dostlarıyla neşe içinde Ebu Bekir’in evine gitti. 
Ebu Cehil:
-Ey Ebu Bekir! Arkadaşının yanına gitmez misin? Tâ ki ne söylediğini işitesin. Ebu Bekir
–Ne söyledi? 
Ebu Cehil: –Bu gece kavminin içindeydi, şimdi diyor ki bu gece beni Beyt-i Makdise götürdüler.
Ebu Bekir :- Muhammed (as.) hakikaten bu sözü söyledi mi?
Ebu Cehil –Evet söyledi.
Hz. Ebu Bekir –Muhakkak doğru söylemiştir.
Onlar –Bir gecede Beyt-i Makdis’e varıp sonrada geri geldiğine nasıl inanabilirsin?
Hz. Ebu Bekir: –Evet onu bu sözde tasdik ediyorum, zira Cebrail bir anda yedi kat gökten zemine iner ve Hak Teala’nın haberlerini ona ulaştırır yine geri makamına döner. Buna kıyasla bu gece onu Beyt’ül Mukaddis’e götürmeleri o kadar garipsenecek bir olay değildir.”
Bu günden sonra Hz. Ebu Bekir’in lakabı Es sıddık olarak kaldı. Miraç ise bize teslimiyet ve sıddıkiyet kapılarını açtı.
Miraç bizim göklere uruc etmemiz değil, üzerimizdeki istidatların inkişafı adına ortaya bir takım değerler koymuş olur. Bu istidatlar sıkıntı, üzüntü ve çile halinde inkişaf eder. Miracın bize öğrettiği pek çok değerlerden biri olan "namaz" ,hepsinin ortasındaki mihenk taşı gibidir. Bu namaz nasıl inkişaf edecek nasıl cismimizle, ruhumuzla bir bütün haline gelecek?  Namazla uruc edebilen ruh, sıkıntılar karşısında güçlüdür. Aslında namaz günde beş defa bize verilen bir fırsattır. Namazın her Allah u Ekberi birer miraç  basamağıdır, kul namazla terakki eder ve namazla temizlenir. Eğer namaz hakikatinde derinleşmeyi başarabilirse insan, Ubudiyet hakikatinde de derinleşir. Said Nursi, “ Namaz Risalesinde” namazı; Ubudiyet’in, kulluğun çekirdeği olarak tanımlar. Namaz kulluğun bir özetidir. Namaz müminin miracı ise buda Efendimiz‘in miraçta açtığı kapıları aralı bırakarak, ümmetinin yükselmesini, kemale ermesini istemesinden ileri gelmektedir. Öyle ise namazın üzerinde ısrarla durmak ve namazda derinleşmek için çok ciddi gayret etmek gerekir. K. Kerimde “ namaz kılmak” lafzı geçmez onun yerine “ namazı ikame etmek” lafzı zikredilir. İkame etmek yani onu kaim kılmak adeta onun heykelini dikiyor anlamına gelir. Bu o demektir ki; namazın içerisinde, ruh heykelimizi ve kendi mana heykelimizi inşa ederiz..

Yorumlar 4

  1. Melek Çağla
    Melek Çağla Tarih 13 Nisan 2018 17:34
    Elinize Sağlık. Hayırlı Kandiller
    1. Teşekkürler.. Sizlerede Hayırlı Kandiller Dileriz
  2. Gülbenek
    Gülbenek Tarih 13 Nisan 2018 18:34
    Öncelikle Selam Aleyküm güzel kardeşim... Yazılarınızı çok beğenerek okuyorum aynı zamanda bir çok kişiyede yöneltiyorum. Yazılarınızdan çok faydalanıyoruz Allah razı olsun. Buralar değerlenecek güzel kardeşim. 
    Tekrardan teşekkürlerimi sunuyorum “Konularla İslamiyet Ekibine”
    -Gülbenek
    1. Öncelikle Güzel Yorumunuz için çok teşekkür ederiz sizlere.. Faydalı Olması Niyeti ve Arzusu ile Yazılarımız Yazılmaktadır ve Sizlerinde bu güzel yorumları bizi daha canlı ve aktif tutmaktadır. Tekrar teşekkür ederiz.. Miraç Kandiliniz Mübarek Olsun !
Yorum ekle

Yorum ekle